Mustafa Kemal Atatürk’ün Beslenme Alışkanlıkları, Sofra Kültürü ve Adabı
Mustafa Kemal Atatürk’ün sofrası, yalnızca yemeklerin sunulduğu bir masa değil; düşüncelerin paylaşıldığı, dostlukların pekiştiği ve yeni fikirlerin filizlendiği bir mekândı. O sofralarda sadece yemek yenmez; ülkenin geleceği, bilim, sanat ve insanlık üzerine sohbetler yapılırdı.
Sofranın Ruhu ve Amacı
Mustafa Kemal Atatürk’ün uzun yıllar en yakınında bulunan Kılıç Ali, kendisine Atatürk’ün sofrası sorulduğunda “adeta bir akademiydi” ifadesini kullanmıştır. Kılıç Ali’ye göre sofra, Atatürk’ün en büyük zevklerinden biriydi; ancak bu zevk gösterişten değil, paylaşım ve sohbetten doğuyordu. Nitekim Atatürk’ün şu sözü bu anlayışı açıkça yansıtır:
“Bir lokma ekmek… Bunu birkaç yakın dostla oturup birlikte yemek ve içmek bana yeterlidir.”
Bu sözden de Kılıç Ali’nin gözlemlerinden de anlaşılacağı üzere Atatürk’ün sofrası yalnızca yemek yenilen bir yer değil, düşüncelerin paylaşıldığı bir buluşma noktasıydı.
Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen de onun sofrasını şöyle anlatır:
“Gerçekte onun sofrası bir okul gibiydi. Bu sofrada, insana fark ettirmeden pek çok şey öğretilirdi. Çocukluk ufkumun yaşıtlarıma göre erken genişlemesinin nedeni de buydu sanırım.”
Bu ifadeler, Atatürk’ün sofrasının yalnızca bir yemek masası değil, düşüncelerin, fikirlerin ve dostluğun paylaşıldığı bir eğitim ve kültür ortamı olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Yemek Seçimi, Porsiyon ve Sade-Ölçülü Yaklaşım
Atatürk, çok gösterişli sofralardan ziyade ölçülü, sade ama özenli bir sofra anlayışını benimsemişti. Sofrada çeşit bolluğunu değil sadeliği esas alırdı. Bu konuda “çok yemek yenmesi tasarrufa aykırıdır” gibi görüşleri olduğu aktarılmaktadır. Etin sınırsızca tüketilmemesi, daha çok sebze/bakliyat ağırlıklı öğünler olması gibi yönleri bu sade ve ölçülü yaklaşımıyla ilişkiliydi. Genelde sofradan tam doymuş olarak değil hafif aç kalkardı.
Bu konuda 3 Temmuz 1927’den, Atatürk’ün vefat ettiği 10 Kasım 1938’e kadar hizmetinde bulunan Cemal Granda, sofraya dair pek çok ayrıntı aktarmıştır. Granda’ya göre Atatürk yemek konusunda sade bir insandı; genellikle bir dilim ekmek, yoğurt ve ayranla yetinirdi. En çok kuru fasulye, pilav ve gül reçelini severdi. Misafirleri uğurladıktan sonra mutfağa geçip ocakta her zaman hazır tutulan kuru fasulye ve pilavdan keyifle yerdi.
Sofraya kokulu yiyecekler –soğan, sarımsak, sucuk, pastırma gibi– konmazdı. Mide rahatsızlığı nedeniyle beyaz peyniri fazla tercih etmezdi. Akşam sofralarında zaman zaman rakı içer, yanında meze olarak tuzlu leblebiyi tercih ederdi.
İlginç şekilde hastalığı sırasında enginar talep etmiş fakat yiyememiştir.
Yemek Sırasında Dikkat Edilen Görgü Kuralları
Sofrada konuşma, yemek esnasında ağızda lokma varken konuşmama, çatal-bıçağın doğru kullanımı gibi klasik sofra adabı kuralları, Atatürk’ün sofralarında da gözetilirdi.
Ayrıca “ayakta yemek yenmez”, “çoğu yemekte ekmekle birlikte yemek yenir”, “servis tabağı döndürülmez” gibi eski kültür öğeleri bu sofralarda yer almıştır.
Sofranın düzeni ve görselliği onun için önemliydi: tabak, çatal-bıçak yerleşimi gibi detayları bizzat düzeltirdi.
Mustafa Kemal Atatürk’ün; Boyu, Kilosu ve Bir Günlük Örnek Öğünleri
Atatürk’ün boyu 174 cm kilosu ise 74-76 kg arasındaydı.
Kahvaltı
Kahvaltıda genellikle kapsamlı bir öğün yapılmazdı; örneğin bir dilim ekmek ve bir kase yoğurt ya da soğuk ayran tercih edilirdi.
Ardından sütlü kahve ya da çay içiyordu.
Özetle: Sabaha “hafif başlangıç” yapardı.
Öğle Yemeği
Öğle yemeğinde iki dilim ekmek, ayran ve yoğurt gibi öğeler sıkça yer alırdı.
En sık yemek tercihlerinden biri: etsiz kuru fasulye + pirinç pilavı (kendisi kuru fasulyeyi “yağlı fasulye” dediği aktarılmaktadır).
Ekmekleri çoğu kez ayrana batırarak tüketirdi.
Akşam Yemeği
Akşam sofrası genelde bir “akademi” niteliğinde olduğundan günün önemli anlarından biriydi.
Menüsü genellikle sebze ağırlıklıydı: örneğin etli taze bamya, karnıyarık, haşlanmış kuşkonmaz gibi.
Tatlı olarak çok tutkulu değildi, ancak gül reçeli sevdiği tatlılar arasındaydı.
Atatürk’ün Kahve Tutkusu
Atatürk’ün günü genellikle bir fincan kahveyle başlardı. Sade Türk kahvesini tercih eder, bazen de sabah erken saatlerde içtiği kahveyle birlikte günün planını yapardı.
Kahve onun için yalnızca bir içecek değil; düşünmeye, odaklanmaya ve sohbet etmeye vesile olan bir ritüeldi. Bu alışkanlık, onun hem disiplinli hem de zihinsel olarak üretken yapısının bir yansımasıydı.
Yoğun çalışma temposunda dahi kahve molalarını ihmal etmez, çoğu zaman sade Türk kahvesiyle derin düşüncelere dalardı. Rivayetlere göre, gün içinde birkaç fincan kahve içer ve kahve sohbetini fikir alışverişiyle birleştirirdi. Onun için kahve sadece bir içecek değil, düşüncelerin berraklaştığı kısa bir mola anıydı.

Bir Sofradan Sonsuzluğa
Atatürk’ün sofrası yalnızca yemek yenilen bir masa değil, fikirlerin paylaşıldığı, dostlukların güçlendiği ve bir milletin geleceğinin şekillendiği bir yerdi. Onun sade bir tabakta bile zarafet ve anlam bulabilmesi, liderliğinin en insani yanını yansıtır. “Bir lokma ekmek, birkaç dost” diyerek özetlediği yaşam felsefesi, bugün hâlâ bize ölçülülüğü, paylaşmayı ve anlam dolu sohbetleri hatırlatıyor.
10 Kasım geldiğinde yalnızca bir lideri değil, aynı zamanda bu derin yaşam bilincini de anıyoruz. Çünkü Atatürk’ün ölümsüzlüğü; onun fikirlerinde, bıraktığı değerlere sadık kalan her sofrada, sade bir kahve eşliğinde yapılan her düşünceli sohbette yaşamaya devam ediyor.
Bir fincan kahvede, bir dilim ekmekte, paylaşılan bir sofrada…
Atatürk hâlâ aramızda. Bugün yarın ve daima…

KAYNAKÇA
https://doi.org/10.38000/juhis.604291
https://dergipark.org.tr/tr/pub/egemiadergisi/issue/54110/679301
https://www.anadoluefes.com.tr/cumhuriyet/mayamizda-var/ataturk-yemek-kulturu?utm_source
https://www.karaca.com/blog/ataturkun-en-sevdigi-yemekler?utm_source
https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/sevdigi-yemekler-ve-sofra-adabiyla-ataturk/632126?utm_source